Şems, Mevlâna ve Aşka dair çok kitap okuduğumu zannediyordum. Yanılmışım! Dostum Sinan Yağmurun doğum tarihini unutarak”bunu yazan kişi mutlaka Şemsin yakın arkadaş olmalı!” diye düşündüğümde kitabın henüz başlanndaydım. Kitap bitti. Artık eminim; kesinlikle Sinan Yağmur Tebrizli Şemsi yaşayarak anlamış ve yakından tanışıyor
Erdal DEMİRKIRAN
Aşkın Gözyaşları” ında bir başka güzellik var..Sanki zaman zaman Mevlana ve Şems ile hemhal oluş var… Dil ve anlatım aşka yakışmış…Yalınlıktan ve sığlıktan uzak; derin ye etkileyici… Hazırsanız, aşk sağnağında ıslanıyor, yıkanıyorsunuz…
Mevlana ve Şemse dair çok yazıldı ve yazılacak…
Aşkın gözyaşlannı mürekkep eyleyenin; kalemi gönüldendir ve hiç sönmez yüreğindeki ateş!..
Bir de ruh eşi vardır, Bezm-i ezelden beri her gönül ve bedenin!..
Ruh eşiyle bir anlık vuslat; ayn geçen bir ömre bedel!.. Bulan aşkın talihlisi!..
Yaşatana ve yazdırana binlerce şükür, yaşayana ve uçmağ içre bir menzile varanlara sonsuz rahmet,
yazana ve aşk iklimine yolculuğa gkarana minnet ve şükran…
Hadi, okuyun ve ıslanın aşk sağnağında; yıkansın ve annsın gönülleriniz…
Dr. Hüsamettin OLGUN
Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere kapanmasını bekleye
dursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğukmınldanır: “Allaha kavuşmayı isteyeni Allah da sever” Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür Siyah feracesi kaniar içinde bordoya dönmüştür Saçlarından tutarak kafesini kaldıran den/işin niyeti Şemsin başını gövdesinden ayırmaktı Baş derviş engeller Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sanp atın. .
Avluyu yıkayın. Sabah ile yola gkarız.Şems hala son nefesini vermemiştir. Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldınr ve: “Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum.” Mevlana
Barkod : 9786051130293
Boyut : 13×21
Sayfa Sayısı : 250
Basım Tarihi : 2010
Kapak Türü : 2.Hamur
Kağıt Türü : 2.Hamur
Kitabın İlk 10 Sayfası
AİLEM
Her şey insanoğluna feda iken,
insanoğlu ise kendine cefa olmuştur.
Ben Ali oğlu Muhammed. Tarihin andığı üzere: Tebrizli Şems. Dedem Azeri Türküdür. Babam Melekdadoğlu Ali.
Dedem Horasanlıdır. Dedem Alamüfte yetişip büyümüş daha sonra, Hasan Sabbah’ın talebelerinden olmuştur.Horasan’da dedemin ticari bir-husumeti nedeniyle ailem Tebriz’e göç ederek oraya yerleşmiş. Ben burada 1183 yılında dünyaya gelmişim. Bana Muhammed ismini vermişler.
Soyum Şia’nın İsmailiyye mezhebinden, fıkhi olarak da Caferiyye ekolünü benimsemişlerdir. Dedemin çok hırçın, sivri
dilli olduğunu söylerler. Çocukluğumda çok kavgacı ve sözünü esirgemeyen bu yapımdan dolayı annem beni hiç göremediğim
dedeme benzetirdi. İnsanların iki yüzlülük ve yalakalıklarına tahammül edemiyordum. Yanlış yapanı gördüğümde öfkeleniyor lâfımı esirgemiyordum. Babam bu özelliğimden dolayı:
— Deden dilinden belaları üzerimize çekti. Hiç kimse ile geçinemediğinden oralardan buralara göç etmek zorunda kaldık.
Bari sen dilini tutmayı bil oğlum, derdi.
Babam iflah olmam ve eğitim almam için beni medrese
de Kur’an öğrenmeye yolladı. Yaşıtlarım doğru dürüst cümle kuramazken ben yedi yaşında hafızlık eğitimine başlamıştım. Medrese hocası bana sıska ve çelimsiz olduğumdan “tarla
kuşu” lakabını vermişti. Oysa ben başlangıçta şahinleşecek sonra rüyalar kuşu üveyik olacaktım, onların haberleri bile yoktu. Sınıftakiler bir ayda cüzden Kur’an’a geçememişlerdi. Ben geldiğim günün ertesi Kur’an-ı Kerim’e başlamıştım. Hocam şaşırdı. “Sen normal değilsin tarla kuşu” demeye başladı. O gece babam teheccüd namazı kılmaya kalkmıştı. Ben de abdest aldım, arkasında namaza başladım. Selamdan sonra:
— Oğlum teheccüd cemaat namazı değildir, uykudan kalkınca kılınır, üstelik sen mükellef yaşta eğilsin. Ama namazı kılmana sevindim, diye yanağımdan öperek odasına geçti. Rahlenin üzerindeki Kur’an’ı elime aldım, okumaya başladım. Gecenin ortasında başladığım Kur’an’ı güneşin doğuşuna yakın bitirmek üzereydim. Gözüm yoruldu, dinlenmek için uzandığımda içim geçmiş, rüyamda melekler bana okuduğum âyetleri okuyordu. Uyandım… İçim sevinç dolu uyanışımla Kur’an’ı kapattım. Okuduğum âyetleri unutmamak üzere ezberlediğimi fark ettim. Kur’an’ı tekrar elime aldığımda parmağım tevâfuken Şems Sûresi’ni açtı. Âyetleri okurken onuncu âyete gelince göğsümün
balon gibi şiştiğini hissettim. Orada bayılmışım. Kendime geldiğimde parmağım hâlâ onuncu âyetin üzerinde duruyordu.”Onu arındırıp temizleyen gerçekten felâh bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.” Bu âyete çarpıldım… tutuldum., vurgun
yedim. Şems Sûresi’ne âşık oldum. Bu âyetteki arıtmayı herkes nefsi köreltme anlar. Oysa nefsi olgunlaştırma şeytanı tökezletmedir. Toprağa tohum ekildiğinde yabancı her şeyden arıtıldığı
gibi nefis de ilâhi ümitlerle arınır ve Allah’ın lütuf ve inayetine bırakır kendini.
Sabahleyin aileme:
— Bugünden sonra bana Şems diye seslenin. Kur’an’daki Şems Sûresi’ne âşık oldu evladınız. O günden sonra ismim Şems olarak anıldı. Doğum yerimden dolayı Tebrizli Şems olarak tanındım. Dîni ilimler hocam Rukneddin Secasi, derslerden sıkılıp pencereden bahçeye kaçtığım için, uçan mânasında Pârende demeye başladı. Haklıydı da. Ömrüm boyunca hiçbir yere bağlanmaksızın oradan oraya uçan bir Şems-i Pârende olacağımı sezmiş olmalıydı.
Benim yetişmemde emeği geçen hocalarım: Ebu Bekir Selfebaf, Şeyh Kirmâni ve Rukneddin Secasi’dir. Ancak hocalardan faydalanmam ders tarzından ziyade, sohbet ortamında soru-cevap şeklindedir. Genelde de münazara şeklinde geçiyordu ilim meclisimiz. Ruhumu tam mânası ile doyuran tek hocam Mevlâna’dır. Hoca dediğin hem öğrencin olmalı hem öğretmenin. Dostun olmalı, sırdaşın olmalı. Hoca dediğin gönüldaşın olmalı. “Ben söyleyeyim sen dinle” dememeli. Söylemeden anlamalı. Hoca dediğin hâldaş olmalı. Vaaz verir gibi konuşmamalı. Gönlüne ipotek koymamalı. Bazen hamur etmeli mânayı. Bir kelime söylemeli ki ciltlerce kitaplardaki mânayı akıtmalı. Damlada deryayı sunmalı hoca dediğin. Arayan olmalı, aranılan olmalı. Hoca dediğin adayan olmalı kendini. Ezber bozan olmalı.Ketumluğa boğmamalı.
Sen teninle hayvan, ruhunla meleksin.
Bunun için hem toprağa hem feleğe gidersin.
Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Gece hiç uyumuyor sabahtan akşama kadar ağzıma bir lokma koymuyordum. Üstelik ne uykusuzluk çekiyordum ne de açlık. Sanki gizli bir el beni güçlü bir hâlde ayakta tutuyordu. Annem sıcak tandır ekmeği, yağlama, haşlanmış et ve tatlı getiriyordu, ağzıma bir lokma aldığımda gerisin geriye çıkarıyordum. Günlerce açlık hissetmeden yemek yemediğim, su içmediğim oluyordu. Yaşıtlarım oyun oynarken ben bir ağacın
altında güneş doğduktan batana kadar oturuyordum. Babamın dediğine göre görülmeyen varlıklarla sayıklama halinde
konuşuyormuşum. Benim bile anlamakta zorlandığım bu halimi kimseler de anlayamadı. Babam bile ne olduğunu bilmiyordu.Bana diyordu ki:
— Sen deli değilsin, bilmem ki bu gidişin sebebi ne? Sende bu yola gitmek için gerekli olan ne terbiye ne riyazet var. Ne de başka bir şey. Annen ve teyzen senin bu haline üzülüyorlar, sana cinlerin musallat olduğunu düşünüyorlar. Benden seni okutmam için hocaya, türbeye götürmemi istediler. Oğlum ne mecnun ne meczup, oturun oturduğunuz yerde diye susturdum Muhammed’im nedir bu ahvalin? Babama dedim ki:
— Beni benden dinle… Sen ve ben öyle bir hâldeyiz ki sanki bir kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar. Bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış. Biraz palazlaşınca bir su kenarına gelir, yavru hemen suya atlar. Ana tavuk etrafında çırpınır. Ama o kümes kuşudur. Onun suya girmesine imkân yoktur. İşte seninle ben de böyleyiz. Ey babacığım! Ben kendimi yüzdürecek bir deniz görüyorum. Benim yurdum o denizdir. Halim de deniz kuşunun hali gibidir. Eğer sen benden isen gel. Lâkin ben bu derya içinde senden değilim. Git kümes kuşlarına karış. Yaşımdan beklenmeyecek derinlikteki bu sözlerim babamı tedirgin etmiş olacak ki babam:
— Dosta böyle yaparsan düşmana ne yaparsın dedi. Yemek lâfı edilse bile yüzümü çevirirdim. Bazen de bana verilen yiyeceği kibarlık olsun diye cebimde saklar sokakta oynayanlara verirdim. Bendeki bu nazlanma babamdan dolayıydı. Meselâ bir gün kedi sütü döktü ve tası kırdı. Babam yanımda kediye bir şey demedi ve bana kızmadı. Sadece gülerek dedi ki; yine ne yaptın hayırdır. Böyle yapmasaydın, ya bana ya annene ya da sana bir şeyler olurdu. Allah acıdı da bu kadar
ile atlattık.
Çocukluğumda benim iştahımı kaçıran işte bu söz olmuştur. Aradan 3-4 gün geçtiği hâlde hiçbir şey yemiyordum. Sade halk sözünden değil, hak sözünden bile korkuyordum. Sebep yokken yemekten içmekten kesilmiştim. Babam, “Oğlum ye!” dedikçe ben “Bir şey yiyemiyorum”, diyordum. Artık zayıflıyordum. Kuvvetim o dereceye varmıştı ki istesem pencereden kuş gibi dışarı uçardım. Bunda keramet var; ama sana açıklamak istemiyor, dediler.
Sırlardan bahseden bir meczup vardı. Onu sınamak için eve kapatırlardı. Fakat o yine de dışarı çıkardı. Bir gün babam
bana darılmıştı. Tam bu sırada o meczup geldi. Ve yumruklarını
havaya kaldırarak babama ikazda bulundu ve beni işaret ederek şöyle dedi: Yoksa bu çocukla mı uğraşıyorsun? Seni kaldırıp şu akan suya atarım. Tur Gölü’ne doğru akan bu nehir, bir fili götürecek güçteydi. Sonra meczup bana dönerek hoşçakal dedi ve bana saygı ile eğilip selam verdikten sonra oradan uzaklaşıp gitti.
Ben babama nafile olan ibadetlerimi göstermezdim. Batıni halimi ve dünyamı nasıl gösterebilirdim ki? Babam iyi huylu ve asalet sahibi idi. İki söz söylerdi, sakalına kadar gözyaşları akardı. Fakat âşık değildi, iyi huylu olmak başka âşık olmak başkadır.
Tebriz’de kimsenin bensiz ölmesine izin vermezdim. Birinin ölüm döşeğinde olduğunu duysam hemen yanına giderdim.
Birkaç saatliğine ortalıktan kaybolsam bizimkiler anlardı: “Ölen biri varsa oraya bakın, orada olmalı”, derlerdi. Bu yolculuğu izlerdim. Ölmeden önce ölmek için ölümü canlı seyretmek lâzım. O nedenle kimi geceler mahallemizdeki caminin gasilhanesindeki tabutun kapağını açar, içine yatar ve sabaha kadar ölümün kokusunu çekerdim içime. Hiçbir zaman yün, pamuk türünden yataklarda uyumadım. Ya sert bir tahta üzerinde, ya bir kaya başında yahut bir ağacın altında, bir tabutun içinde sabahlardım. Han veya kervansaraylara gittiğimde de odadaki acem halılarını, dokuma kilimleri toplar, dürer, bir kenara dayar, hasır üzerinde uyurdum. Uykum en fazla günde 4 saati geçmezdi.Bunu da birer saatlik fasılalarla uyurdum. Ömrümde teheccüd namazını kılmadığım gece yoktur.
Gençliğin dört umdesi vardır. Vatan kokusu, kitap kokusu, oğul kokusu ve yârin kokusu. Benimse gençliğim vatansız, evlatsız veyârsız. Tek umdem, yegâne uhdem, İçimdeki aşk ateşini avucuna teslim edeceğim şeyh.
Daha ergenlik çağına gelmemiştim. Babam beni bir hocaya teslim etti. Hocanın kulağına bir şeyler fısıldadığını gördüm. İçimden gülmeye başladım. Beni burada tutacak ne var ki ya ben kaçarım ya onların akılları.uçar diye. Medresede ezberci papağanlar gibi gözleri hocanın iki dudağında olan talebeler öfkemi kabartıyordu. Hoca ne sorarsa sorsun dilsizmişim gibi sus pustum.
Hoca bir gün elinde bir elma tutarak bir talebeye dedi ki: “Allah’ı gördüm ve O’ndan elma istedim, bana verdi. Beyazid (Bestami) Allah’ı Allah’tan istedi ve bir başkasında bile başkasını istedi. Sen kimi isterdin?” Talebe dedi ki, “Ben de Allah’ı Allah’tan isterdim. Beyazid’e hürmeten.” Bana da aynı soruyu sordu. Onun başını işaret ederek dedim: “Ben seni isterdim.” Hoca başını eğdi ve salladı fakat hiçbir şey demedi. Ben de bundan sonra hiçbir şey söylemedim ama içimde kelimeler, ifadeler ve anlamlar kaynamaya başladı. Her çocukta görülmeyen acayip haller geldi bana.Hoca daha sonra babamı sıkı sıkı tembihleyerek tahsilimin meyve vermesi için Şam’a medreseye gönderilmemi ondan istemiş.
Babam, hocamın isteğine uyarak beni Şam’a uğurlarken şöyle dua etti:
— Allah sana günlük bir arkadaş versin ki evvellerin, ahirlerin bilginlerini, hakikatlerini senin adına izhar etsin. Hikmet ırmakları onun kalbinden diline aksın, harf ve ses kıyafetine girsin. O kıyafetin rütbesi de senin adına olsun.
Yaşadığım devre göre sıra dışı özelliklerim sözlerimle karşımdakini şok edici kişilik yapım, zamanın geçerli tabularına ve geleneklerine başkaldırışını çevremdeki insanların kimi zaman tepkisine kimi zaman da ilgisine sebep olmuştur. İnsanlar benim yorumlarımı ve sert sözlerimi işittiklerinde beni tuhaf davranışlı tahammül edilmez bir kişi olaraktanımlar. Onların tanımları umurumda bile değildi.
Şam’da bir kervansarayda idim. Öteki sordu:
— Tekkeye gelmiyor musun?
— Ben kendimi tekkeye layık görmüyorum, dedim.
— Peki, medreseye gelmez misin, dediler.
— Ben tartışmaya gireceklerden de değilim. Söz arasında anlayabilsem de bahse ve tartışmaya girişmek bana yaraşmaz.
Çünkü kendi dilimle konuşursam bana gülerler. Kâfirdir derler. Beni küfürle damgalarlar. Ben garibim. Garibin yeri de kervansaraylardır.
Benim bir âdetim vardır. Yanıma gelenlere sorarım: Efendi! Konuşacak mısın yoksa dinleyecek misin? Konuşacağım derse üç gün üç gece arka arkaya dinleyebilirim. Sonunda o kaçsın da ben kurtulayım. Eğer; ben dinleyeceğim, derse ben de o hâlde birbirimizle uyuşuruz derim. Ben söze başlarım, o da lâf arasında konuşur:
Bu nicelik ve nitelik dünyasının ucunda Dertli sesiyle konuşan bir adam durmakta! Gözü kartallarınkinden bile daha keskin Yüzü şahididir gönül ateşinin İç ateşinin yakıcılığı artıyor her zaman Arzuyla dolu bir ruhtan, yanan bir avuç topraktı Aşk ve sarhoşluktan nasipsiz bilginler Tedavi için nabzını doktor eline verdiler.
Şam’da bir sohbet meclisine girdim. Şeyhin biri müritlerine fenafillâh mertebesini anlatıyordu. Hışımla üzerine yürüyerek:
— Sen Allah’ı nelerde görüyorsun?
— Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Allah’ı o aynada görüyorum.
— Eee başka?
— Su ve toprakta görüyorum.
— Hadi git oradan ey ahmak. Mademki Allah’ı su ve toprak aynasında, beni de bir başkasının aynasında görüyorsan, niçin
can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun? dediğimde müritler halimi ve sözlerimi meczup birisinin hakareti olduğu düşüncesi ile üzerime çullanacaklardı, tam o esnada minderdeki şeyh koşarak geldi ve ayaklarıma kapanarak:
— Allah senden razı olsun, diye öpmeye başladı. Dergâhında kalmam için ne kadar yalvardıysa da aldırış etmeden
oradan uzaklaştım.
Şam’ın en meşhur tasavvuf üstadı olarak tanınan Rukneddin Secasi’ye talebe oldum; ama içimin kasırgasını indireceğinden
umudum yoktu. Şadırvanda yakaladım kendisini:
— Hocam aşk nedir?
“Bardağa dolan ilk şarabı, sakinin sarhoş bakışlarından ödünç aldılar. Dünyanın neresinde bir gönül derdi varsa onları
— Peki, aşkın acı pınarını kim bal eyler?
— Evlat o bal ummanını buralarda arama, Konya’da bulacaksın.
— Kimde?
— Aşkın pirinde. Öyle pir ki pişireni sen olacaksın.
— Nasıl tanırım onu, izi, işareti ne?
— O seni bulur. Şam’a bir kafile gelecek. Onu karşıla. Her kafileye sor, soruştur. Aşkı kitaplarda, halveti yollarda arayandır senin aşığın. Kim kimi aradı, kim kimi buldu, bunu aşka adanış belirleyecek.
Genç yaşta diyar diyar, şehir şehir, ülke ülke dolanıp durdu. Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Hindistan, Çin dolaştım
durdum. Hiçbir ülke bana cazip gelmiyordu. Göçebe bir kuş gibi İran, Irak, Suriye derken kutsal topraklara geldim. Nur-u Muhammed kokan Mekke ve Medine. Kâbe’yi tavaf ederken:”Rabbim senin aşkını alevlendirecek mürşit ile şereflenmeyi
bana nasip eyle” diye dualar okudum. Münevver beldede, muazzez rehber Peygamberimizin kabrini ziyaret esnasında, içimde
değişik haller oluştu. Oraya yığılmışım.
Rüyamda bana aradığımın Rum diyarında olduğunu bildirdiler. Uyandım. Hac görevimi ifa ettikten sonra Şam’a döndüm.
Şam’da beni tutan gizemli bir tılsım vardı. Sanki aradığımın, sanki beni arayanın Arafat’ı Şam sokakları olacakmış gibi. Arafat buluşma yeri demekti. Cennetten ayrı ayrı gönderilen Âdem ve Havva birbirlerini aylarca aramış, sonuçta Arafat tepesinde buluşmuşlardı.Arafat vuslattı. “Benim Arafat’ım ne zaman Ya Rabbi!”
Mevlâna ile karşılaşmadan önce memleket memleket dolaşmamdaki
amacım, şeyh arayışıdır. Karşılaştığım şeyhlere


muhteşem kitaplar..Allah sizden razı olsun bizleri bu eserlerle buluşturduğunuz için..okumadan önce ne kadar da cahilmişim..
tebrizli şems!i ilk elif şafak’ın kitabında okuduğumda hayran kalmıştım ve inanamamıştım, sonra sinan yağmur’un kitabında okuyunca gel gör aşk neyledi beni, hayranlıgım yüz bin kat daha arttı, ve onunla kitaplar aramaya okumaya başladım, ALLAH bu kadar keskin dilli bir hz. ömer’i sever zannederdim, ama şems’te varmış meğersem, 2 gün öncede kimya hatun’la, mevlana’yı aldım kitaplarını o kitaplarıda okumak için sabırsızlanıyorum, içinde tebrizli olan her kitabı okurum (benim normal kitap okuma durumum en az 1 ay) ama içinde tebrizli en fazla 4 gün içinde bitiyor, teşekkürler sinan abi…
bir gün böyle bir kitap okuyacağımı söyleseler inanmazdım….hayır böyle akıcı böyle muhteşem bir kitap öyle güzel dizeler ve sevgiyi böyle gözüyaşlı öğrenmemiştim…..teşekkürler sinan abi
bugün televizyonda izledim sizi tebrizli şems okudum mevlanada elimde ne kadar doğru dediniz uzaktaki bir konyalı olupta (elif şafak aşk birde üzerine sizin eserinizi okudum) konyayayı tanıyamamak bu değerleri bilememek kadir gecesi günü nasip oldu o çağırdı ben gittim siz diyorsunuzya birirleri söyledi ben yazdım o zamanı o manevi huzuru hissettim sanki ilk defa gidiyordum sizin hislerinizi çok iyi anlıyorum sizde dalmışsınız o deryaya bizede nasip etsin mevlam kitap okumayı sevmeyenler için filmde çok güzel olacak ama dediğiniz gibi çok hassas olun bu büyü kaybolmasın lütfen
şunu ifade etmeliyim ki şems anlatılmaz yaşanır bende acizane bir okur olarak kitabınızda onu yaşadım kaleminize sağlık rabbim sizlerre uzun ömür versin ki nice güzel eser sunun bizlere aydına gelecekmişiniz inşallah bekliyoruz …
çok guzel bır kıtap ınanın kıtabın bır cok yerınde goz yaslarıma hakım olamadım her muslımana tavsıye ederım cok guzel bır eset sınan beye cok cok tesekkur ederım
meğer ŞEMSi okuyana kadar cesetmiş kalbim..Allah sizden razı olsun..
sinan abi kitap önerirmisin? ama tebrizli şems ile alakalı kitaplar, senin gibi akıcı anlaşılır yazan varmı şems’i?