Ömrüm boyunca kaç kitap okudum bilmiyorum, lakin Aşkın Gözyaşlarını okuduktan sonra anladım ki, meğerse ben hiç kitap okumamışım ve kara cahilmişim, “Şems ve Mevlana” hakkında…
Teşekkürler Sinan hocam…
Murat Göğebakan
En mahrem bir gecenin, en matemli anında akıyordu gözyaşları. Sırların habercileri, hızına yetişemiyordu gözyaşlarının. Çok konuştuk, biraz da susalım. Susalım ve ağlaşalım. Aşkın Gözyaşları sağanağında, yitik cennetimize yol bulalım.
“5 Aralık 1273; Mevlâna gördüğü rüya ile kan ter içinde uyanır.
Şems’in seneler önce kaldığı odaya girer.
Taş duvarlar, tahta sedir, acem kilimi, odada her ne varsa hepsi Şems kokmaktadır.
Bakışları duvarda gezinir.
Senelerdir, hiçbir şeyin asılı olmadığı duvarda, bir levhayı fark eder.
Okur yazıyı, kopar çığlık, atar kendini avluya.
Karla kaplı taş zemine, yüzüstü düşüp bayılmıştır.”
Barkod : 9786051130408
Boyut : 13×21
Sayfa Sayısı : 272
Basım Tarihi : 2011
Kapak Türü : 2.Hamur
Kağıt Türü : 2.Hamur
Kitabın Resmi Web Sitesi: www.askingozyaslari.net
Kitabın İlk 10 Sayfası
MUKADDİME ! AŞK
Mevlâna yalnızca Konya’nın değil, bütün bir Anadolu’nun, bütün İslâm diyarının sevgilisi, gönüller sultanı olmuştur. Ne ki bu sultana da bir gönül gerektir. Kendini seyredebileceği bir ayna; kesret içinde vahdeti, çok içinde Tek’i yakından seyredeceği; belki de kendi aynasını arıtabileceği, cilalayabileceği bir hakikat aynası… Dâimi arayışlar, keder buharıyla bulandınyordu aynayı ve berraklığı üzüntü tozuyla yitirilmekteydi. Cilalanmazsa bir ayna güzelliği nasıl gösterebilsindı ki?..
Garip bir yabancı kesmişti yolunu atının dizginine yapışarak. Sualler soruyor, cevaplar istiyordu ondan. Hayır hayır, soru değildi bunlar derûnî fırtınaların salıverilmesiydi zirv elerden. Cevap cevap değildi belki ömürlük sırların kelimelerde köpürmesiydi. Aralarında öyle rûhânî bir eneıji akışı vardı ki soran ne sorduğunu,cevabı veren de neyi cevapladığını bilmiyordu. Konuşanlar lisan değil kalp idi, konuşulanlar mesele değil ilham idi. Şekil, tarifini kaybetmiş bir tasvir olmuştu; renk özünü yitirmiş bir hayale dönmüştü. Hangisi avcıydı, hangisi av; hangisi avlayandı hangisi avlanan? İki denizin kavuşmasına benzetenler bu benzetmede haklıydılar. Aşk havuzunu kurutan Şems, onu gözyaşıyla doldurması gereken Mevlâna. Şehri harap edecek olan Şems, onu imar edecek olan Mevlâna…
ÂİLEM
Süleyman ‘ın tahtı toprak, Belkıs ‘ın tacı toprak Ben
aşkım göziinı, göklerin üzerinde, tenim toprak. Aşkın
bulutlarından gözyaşı dökmesini bil ki, senin gözyaşlarında
topraklarda gül bahçesi yeşertsin.
Çocukluğum ve gençliğim ferah ve huzur dolu bir çağın içerisinde yeşermedi. Katliam ve kargaşa… Kardeş kavgaları, siyasî otorite boşluğu, mezhep çatışmaları, cemaat kavgaları, hizipçilik, isyanlar, sapık ve batıl düşüncelerin yayıhması gibi buhranlı bir devrin gölgesinde geçti. Bilgin bir babanın, sâliha bir annenin çocuğu olmak bahtiyarlığımdı. Okuduğum kitaplar, feyz aldığım hocalar ile gönül dünyamı damla damla dolduruyordum.
Anadolu’nun vaziyeti hiç de iç açıcı değildi. Bir yandan iç karışıklıklar, taht kavgaları, diğer yandan Moğol zulmüne mâruz kalmış sevgiye, barışa ve huzura hasret kalmış Anadolu insanı.
Soyum, baba yönüyle Hz. Ebu Bekir (R.A.)’e dayanır. Celâleddin Hüseyin Hatibî, zamanının büyük bilginlerindendir. Babam Tacikistan’ın Vahş köyünde doğmuş birTürk’tür. İlim öğrenmek için diyar diyar
dolaşır ve en sonunda “Ümmü’l-Bilâd” diye meşhur olmuş, şehirlerin anası sayılan Belh’e yerleşir, ilmi, irfanı ve hatipliği ile saray hocası olarak Sultan’a ilmi danışmanlık görevinin yanı sıra medresede talebeler de yetiştirmektedir. Bütün halkın saygı ile andığı “Sultan’ül Ulema” diye taltif edilir.
Annem, Mümine Hatun, Belh Emiri Rukneddin’in kızıdır. Annem saliha bir kadındı. Züht ve takva içerisinde yaşayarak Allah’a karşı iyi bir kul, babama sâdık bir eş, ağabeyim Alaeddin ve bana müşfik bir anne oldu. En sıkıntılı zamanlarda bizlere dâima yardımcı oldu. Karaman’da kaldığımız yıllarda ciğerlerindeki rahatsızlıktan dolayı vefat etti.
Doğduğum şehir olan Belh, Eski ve Orta Çağ’da mühim bir şehirdir. Efsânelere göre Turan Hükümdarı Efrasiyab’ın başşehri, Zerdüştilerin kutsal şehri. Hint, Çin,Türkistan, iran ticaret yollarının kesiştiği ova.
iskender’i görmüş. Budizm, Mecusilik, Hristiyanlık, Mani dinlerini, Ak Hunları tanımış. İslâm’ın erken döneminde Müslümanlar tarafından fethedilerek, İslâm dini ile tanıştırılmıştır. Abbasiler, Gazneliler,
Büyük Selçuklular ve Harzemşah Türklerinin idaresi altında büyük gelişme göstererek oraların en büyük, en kalabalık şehri haline gelmiştir. Belh, Horasan ilinin tahıl ambarıdır. İlk kâğıt burada imal
edilmiştir. Kâğıda, kültüre, medeniyete dost bir belde… Bu meziyetler ona “İslâm’ın kubbesi” unvanını yakıştırır. Ünlü vezir Nizamül Mülk’ün “Nizamiye Medresesi” ile de Belh, âlimlerinin cazibe merkezi olur. Bütün mezhepler ve meşreplere imkân sunan Belh, sûfî vâizleri, Hanefi fakîhleri, felsefe ve kelâmcıları ile meşhur olmuştur. Tasavvufun iklimi, buradan bütün Asya’ya ve Anadolu’ya yayılmıştır.
Belh’in etrafı yüksek surlarla çevrilidir. Öyle ki; bir kişi at ile surların etrafında dönüp dursa, günlerce bitiremez. Malzemesi sağlam, dik ve kaygan sivri surlardan sonra şehir istilalardan yana rahat bir nefes alır. Ta ki Cengiz Han’a kadar… Biz Belh’ten ayrıldıktan iki sene sonra Moğol ordusu Belh’e gelir dayanır. Surları geçmeleri imkânsızdır. Aylar geçer, şehrin düşmesi mümkün değildir. Cengiz Han, Belh’in kuzeyinde akan nehrin kolunun şehre doğru çevrilmesini ister. Aylar sonra nehrin yatağını değiştirir, sularını şehre salar, surlar yıkılır böylece şehir seller altında kalır. Moğollar kıtanın en görkemli şehrini yakar yıkar. Ayakta kalan birkaç yapıdan birisi de doğduğum evdir.
On iki yaşıma kadar yaşadığım Belh’te her çocuk gibi, zamana uygun; Kur’an, tecvit, hadis, hüsnü hat, cebir derslerini aldım. Ayrıca,
kahramanlık destanları, masallar, öğütler, hikâyeler, aldığım eğitim ve terbiyenin yardımcı unsurlarıydı. Yaşıtlarım gibi oyun oynamaktan hoşlanmazdım. Gece in cin uykuda iken, gökyüzünde keşiflerde
gözlerimi dolaştırırdım. Günde bir öğün yemekle yetinir, oyuncak istemezdim. Aklım fikrim itaplardadır. Babamın misafirleri ile yaptığı ilmî meclislere severek katılırdım. Çocukluk arkadaşlarım Hüseyin ve Tarık ne kadar ısrar etseler de saklambaç, kör ebe gibi oyunlara katılmazdım. Okumayı ilk öğrendiğim üstadımdır babam. Onun yanında geçirdiğim anlar en mutlu anlarımdı. Babama öyle bağlıydım ki, gece gözüm uyku tutmadığında annemden hikayeler değil babamdan dini bilgiler dinlemek için ısrar ederdim.
Babamın medresesine gidip onu dinlemek çok keyif vericiydi. Medresedeki kütüphane, en çok sevdiğim yerlerin başında geliyordu, bir de Sahabe’den Hz. Ukkaşe efendimizin türbesine gidip orada
aldığım huzur ile saatlerce düşüncelere dalmak, kendimi ve zamanı unutmak. Babam Hz. Ukkaşe’nin peygamberimizin mübarek sırtını öpebilmek için kurduğu planı anlattığında hayran kalmıştım ve
bahçemizin yanındaki türbeye her gittiğimde onun kabrini öperdim, “Peygamberimizin kokusu var mıdır?” diye.
Ruhumda kalıcı, derin izler bırakan bu şehirden ayrılmak yazgımızdı. Belh’ten Konya’ya kadar on iki yıl süren hicretimiz başlıyordu. Gözlerim ağlamaklı doğduğum topraklara el sallayarak veda ediyordum. Babamın hemen yanında bir at üzerindeydim. Yolculuk boyunca hep babamın yanında gittim. Belh’ten sabah namazlarını kıjıp çıkmıştık. Kervan, öğle namazı için bir bağda konaklamıştı. Babam düşünceli bir şekilde bir ağacın altında oturuyordu. Yanına bağdaş kurup oturdum. Belh’ten niçin ayrıldığımızı sordum. Tek tek anlattı. Babam soru sormamdan çok hoşlanırdı. Buna güvenerek tekrar sordum:
- Babacığım, bu Moğol ve Harzemşah davasında kim haklı?
- Sıffin savaşındaki gibi bir hâl var evladım. Hz. Ali haklıydı, Muaviye de haksız değildi. Muhammed Harzemşah kötü bir idareci ve hatalarından ders almayan bir kuldu.
- Baba, doğru kulluk yapmayı nasıl öğreneceğim?
- Kulluk dört duvar arasında olmaz oğlum. Uzun bir yolculuğa çıkacağız, kitaplarda göremediklerini gökkubbe ve yeryüzü kitabından gözlemeyi ihmal etme. Sosyal hayatın mesajları kağıtlara değil
insanların alınlarına ve sokaklara yazılmıştır. Kulluk, olmakla olmamak arasında kalmamaktır. Ya ol, ya ol…
- Kervandakiler seni çok seviyorlar babacığım, memleketlerini, akrabalarını bırakıp senin ardın sıra geldiler.
- Beni çok sevenler var, hamdolsun, ancak beni sevmelerinin hikmeti benden değildir, benim iyiliğimden de değildir. Bizi sevenler
Allah rızası için sevmişlerdir.
- Baba, neden Anadolu’ya gidiyoruz?
- Anadolu, hem güvenilir hem de cevherin kıymetini bilen, ilmin hakkını veren, ancak maneviyata aç, barış ve huzura hasret bir diyardır. Anadolu için görevlendirildik evlat. Görevin ne olduğunu bizi Karaman’dan Konya’ya davet eden mektup gelince anladım.
SESSİZLİĞİN İÇİNDE BİR BELDE: NİŞABUR
Yolum der ki; ” Gel ve beni izle, çünkü ben
senin geleceğinim.” Ve ben hem sana, hem de
yola derim ki; “Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var.
Eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır;
gidersem, ayrılışımda bir kalış.”…
Yeni bir vatan edinme yolculuğumuzda yalnız değildik. Kalabalık bir ahali de bizi takip ediyordu. İnsanlar, heyecan içinde… Onlar baskı ve düşmanlığı tanımışlar, haris olmanın manasızlığını yaşamışlardı… O uzun kervanımızı bazen yağmurlar kamçılıyor, bazen de soğuk rüzgârların buzlu kanatları sarmalayıp sağa sola fırlatıyordu. Geceleri de yıldızlar, o tuhaf dünyalar o uzun yolda bize eşlik ediyorlardı. Babam Bahaeddin Veled’in acı dolu kalbi, ezici düşünceler altında kahroluyordu. O artık, Belh şehrinin bir sürgünü değildi.
O, kendisini o zamana kadar bildiği, inandığı, hissettiği her şeyden, kendinden dahi sürgün eden bir kimse idi. Ben de ileriki hayatımda sürgün içinde sürgün yaşamanın ne demek olduğunu bizzat yaşayarak öğrenecektim. Bir çocuk kalbi ile bazen buruk bazen hafif bir ümit içerisinde yolun sonunun nereye varacağını merak ediyordum. Yolculuğumun çoğu at sırtında geçtiğinden babamdan aldığım kitapları okuyordum. Mola için durduğumuzda bir ağaç altına oturup kitaba devam ediyordum. Babam hâlimi gördükçe mutlu oluyordu kendince. Annem ise tedirgin, biraz da telaşlı bir ruh haliyle benim yaşıtlarımla oyun oynamamı istiyordu. Oyun ise bana yavan geliyordu, kitaplarda bir sıcaklık, tatlı bir huzur buluyordum.
alınca, bizi karşılamaya koşuşmuştu; en ön safta da bilginler vardı. Ağızlarından çıkan ilahiler aleve dönüşürken vecd içindeki haykırışlar, geniş bir ırmak misali etrafa yayılıyordu. Gördüklerinin karşısında babamın kalbinde bir huzur doğdu. Ben ise bu aşırı ilgiden hayrete düşmüş, çocukça bir sevince kapılmıştım. Kolay değil, aylardır yoldasınız ve asıl yurdunuzdan uzaklaşmanın burukluğunu
taşımaktasınız.
İnsanlar arasında olup da, onların, sana hürmet ettiklerine tanık olmak öylesine güzel ki… İnsanların düşünce ve tutkuları ile duygularına, rüyalarına ve de gündüzlerine ve gecelerine hâkim olduğunu
görmek… Babası ile gurur duyan bir çocuğun sevinciydi bunlar.
Mutlak sessizlik, babam Bahaeddin Veled’i adeta yalnız bırakmıştı. Şimdi ise, şehir onu yeniden hürmet hırkası ile süslüyordu. Zamanın bilginler sultanı kaybetmiş olduğu heybetini yeniden kazanıyordu.
Karşılaştığı manzaradan mutlu olarak dönüp bana baktı. Hâla içinde hicran vardı, bakışları kararsız ve hüzünlüydü. Gerçekten de doğru yol bu mu idi? Yoksa, bir başkası mı? Bakışların sesini ruhumun
derinliklerinde duydum. Ancak, cevap verme zamanım henüz gelmemişti.
Bizi büyük bir medreseye götürdüler; çok güzel eski bir halıya oturttular ve bir rahlenin üstüne Kuran’ı Kerim’i açtılar. Orada bulunanlardan birisi aşr-ı şerif okudu. Babam hâla dalgın düşüncelerde
yüzüyordu. Ruhunun diplerinde, hayallerinin en ücra derinliğinde saklanmış belli belirsiz ufacık bir çatlağı hissetti. Âdetleri üzere ilk söz misafire verildiğinden, önceleri Belh’de yaptığı gibi, sohbetine
başladı. Sesi gür ve tatlı akıyordu, meclisteki herkes akıcı konuşmasından adeta kendisinden geçmişti. Koca sarıklı ve uzun sakallı mollalar vecd içinde nefeslerini tutmuşlardı. Mollalar onu dinledi-
ler ve sonra da düşündüler:”Ağzından Allah’ın kelâmı çıkıyor.”Mollalar arasında Feridüddin Attar da vardı; o da huşû içinde dinledi ve “İşte, verimli toprak budur!” diye mırıldandı.
Babam konuşmayı bitirdikten sonra meclise soru sormak için civar beldelerden gelenler söz istediler:
- Müsaade varsa merak ettiklerimizi sorabilir miyiz?
Babam:
- Biz konuğuz, suallerinize muhatap olmak buranın âlimlerine karşı edepsizlik olur, buyurun, ulema burada, sorunuz, dedi. Vakar dolu bir yürüyüşle Ferîdüddîn Attar babamın yanına gelip elini öpmek
istedi, babam elini sakındı ve;
-Yaşça büyüğümüzsünüz, ev sahibimizsiniz, elimiz dudağınıza layık değildir. Ferîdüddîn Attar sadece büyük bir bilgin değil, aynı zamanda cezbeli bir şairdi de. Sırlar dünyasının anahtarını taşıyan tasavvuf ehli bir kişi idi:
- Siz bilginler sultanısınız, sizin yanınızda bizim cevap vermemiz uygun düşmez.
- Hem misafiriz hem yorgunuz, bugünlük müsaade alıp dinlenmeliyim, daha burada çok onaklayacağız. Sohbet ve sorularla hasbıhalimiz olur inşallah.
Babam müsaade almak isteyince ben kulağına “Meclisteki sohbetleri dinlemek için kalabilir miyim, birazdan yanınıza gelirim” diye fısıldadım. Gülen gözleri ile “Tamam.” diye bakarak meclisten destur
ile âdeti gereği insanlara sırtını dönüp gitmemek için geri geri adım atarak ayrıldı.
Soru sormak için gelenlerden birisi:
- Merakımızı giderin de kim giderirse gidersin. Ferîdüddîn Attar:
- Buyrunuz.
- Beldemizde bir hocamız var. Sürekli vaazlarında Allah’ın varlığı üzerinde duruyor ve üstelik sorumuz olunca da bizden mahsûl, tavuk, kaz veya para almadan cevaplamıyor. Siz Kur’an’dan anlamazsınız, aklınız yetmez kitabı ancak biz hocalar anlar ve açıklarız, kitap sadece camide dinlenir, diyor. Biz Kur’an’ın bütün ayetlerinin Allah’ın varlığı üzerinde durup durmadığını merak ediyoruz, üstelik din öğretilirse ücret, zoraki hediye alınması caiz midir? Ferîdüddîn Attar meclisteki diğer mollalara dönerek:
- Aranızda bu soruya cevap verecek var mı? Yoksa ben cevap vereceğim. Mecliste kısa bir sessizlik sonrası baktım ki kimse soruya cevap vermeye yanaşmıyor. Başımı utangaç bir şekilde kaldırarak:
- Efendim, müsaadeniz olursa ben cevap vermek isterim, dedim. Mecliste bir homurdanma, bir fısıltı aldı başını gitti.
- Şuna bak çömez hali ile dini konularda cevap verecekmiş.
- Haydi babası neyse de bu çocuğa ne oluyor?
- Ağzı hâla süt kokuyor, gelmiş bize fetva verecek.
- Bırakın cevaplasın.
- Ne olacak canım, zaten terbiyeli davranıp müsaade istedi. Sesi ile homurdanmaları bastıran Ferîdüddîn Attar bana yaklaşarak:
- Buyur evladım, söz senin.
- Hocanız yanılıyor, Kur’an-ı Kerim bir kainat kitabıdır ve hiçbirkimsenin şahsi kitabı değildir, üstelik manası bazılarına açık diğerlerine kapalı bir kitap da değildir. “Biz anlaşılsın diye apaçık indirdik” ayeti aklıselim her insanın anlayacağı bir kitap olduğunun müjdesidir. Biz sizin yerinize anlarız demek akla hakarettir. Allah’ın
ayetleri sadece mushafda kayıtlı değildir, her şey yüce Rahmân’ın kelamıdır. Peygamberimiz okuma yazma bilmiyordu, üstelik bilse dahi elinde okunacak bir metin de yoktu. O halde neden ard arda
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın varlığından çok birliği üzerinde durur ayetler. Müşriklerin Allah’ın varolduğundan yana problemleri yoktu, onların derdi, çoklu ilah düşüncesidir. Böylece sorumluluklarından kaçınacaklardı akılları sıra.Tevhid olmadan iman gelişemez. Kur’an sürekli bu çağrıyı yapar ki şirk illeti insanı kulluktan çıkarmasın.
Hocanız peygamberin yolundayım demiş ama henüz peygamberi anlamamış ki yolundan yürümüş olsun. Peygamberlerin hepsi kavimlerine daima şu cümleyi söylemişlerdir: “Biz ücretimizi, mükafatımızı Allah’tan alırız. Sizden bir dünyalık arzumuz olamaz. “Din öğreticileri ne hakla ücret, hediye talep ediyor? Dini, tüccar kafası ile anlatan onu anlamamış demektir.
Oradakilerin hepsi “Helal olsun şu küçük yaşta ne büyük sözler sarfetti!.. Babasının ilim rahlesinden nasiplenmiş” diyerek iltifat göstererek, alnımı öptüler. Baktım ki hepsinin gözleri buğulanmıştı.
Akşam sofrasında babamın yanına oturmuştum, olup biteni duyan babam beni kucakladı ve:
- Aylardır buruk olan yüreğimi güldürdün ya ömrüm sana feda olsun evladım, dedi. Bir evlat için sevdiklerinden takdir almanın mutluluğunu tadıyordum. Artık Nişabur’da ilim meclislerinin asude havasından yayılan aydınlatıcı geceler başlamıştı.
Babam, Ferîdüddîn Attar ve ben… Sözler birbirini takip ederken, bense; bir şeyi kavramaya aklımın yetmediği hallerde, ruhumda o güne kadar bilmediğim yeni bir gücün var olduğunu hissetmeye
başlamıştım. Üstad Attar, beni odasına davet etti. Çok sade bir odası vardı. Ben süslü eşyalarla dolu bir oda beklemiştim. Yerde keçeden yapılmış bir kilim, ince iki küçük minder, bir testi ve rafta iki kitap
vardı. Kitaplardan birisini eline aldı ve bana uzatarak:
- Kırk yılımı bu kitabı yazmak için harcadım. İlk sayfadan itibaren kitabı yazarken, içimde “Bu kitabı kendim için değil hak eden bi-


slm askin gozyaslari biri okudum elinize ve emeginize saglik cok begendim simdi ikiyi aldim ama kafama takildi kitapda hz ukkasenin turbesinin belh de oldugu yaziyor oysaki kahramanmarasta o turbe beni aydinlatirsaniz sevinirim dua ile allaha emanet olun